O akşam saat 19.00'da başladığım film yolculuğu, gecenin ilerleyen saatlerinde beni yalnızca hikâyelerle değil, kendimle de baş başa bıraktı. Sahneler birbirini kovaladı; her film başka bir hayatın kapısını araladı. Ancak zaman, her zamanki sadeliğiyle hatırlattı kendini: saat 01.30 olmuştu. Gözlerim sulanıyor, bedenim dinlenmek istiyordu. İnsanın en yalın gerçeği belki de buydu — ne kadar güzel olursa olsun, her şeyin bir sınırı vardı.
Belki de varoluşun en derin öğretisi burada saklıdır: keyif aldığımız anların içinde bile ölçüyü bilmek, durmayı öğrenmek... Çünkü durmak, vazgeçmek değildir; aksine, devam edebilmenin ta kendisidir.
Bu uzun gecenin ardından zihnim yalnızca izlediğim filmlerle değil, dışarıda yağan yağmurların sessiz bereketiyle de meşguldü. Bu yıl gökyüzü cömertti. Uzun süredir kuraklığın ve küresel ısınmanın gölgesinde yaşayan bu topraklar için yağmur, artık sıradan bir doğa olayı değil; neredeyse bir itiraf hâline geldi. İzmir ovasındaki barajların dolduğunu görmek, toprağın yeniden nefes aldığını hissetmek... Bunlar insanın iç dünyasında da derin bir ferahlık yaratıyor.
Doğa, insana her zaman sessizce konuşur. Bazen bir rüzgârla, bazen bir yağmur damlasıyla... Ama onu gerçekten duyabilmek için insanın biraz yavaşlaması gerekir. Bu gece, bana hem yavaşlamayı hem de sahip olduklarımın değerini hatırlattı.
Sahip olduklarımızın farkına vardığımız her an, hayat biraz daha anlam kazanır. Yağan yağmur için, dolan barajlar için, izlediğimiz güzel filmler için, hatta yorulan gözlerimiz için bile minnettarlık duymak gerekir; çünkü hepsi, yaşadığımızın birer kanıtıdır.
Gece artık yerini sabaha bırakmaya hazırlanırken, insanın içinde tatlı bir teslimiyet belirir. Yorgunluk huzura dönüşür. Ve insan bilir ki her bitiş, yeni bir başlangıcın habercisidir.
Şimdi uyuma zamanı... Çünkü yarın, yeniden başlayacak hayatın kendisi bizi bekliyor.
Kalın sağlıcakla.