
İnsanlık tarihi boyunca inşa ettiğimiz en karmaşık ve aynı zamanda en kırılgan yapılardan biri siyaset.
Siyaset; doğası gereği kusurludur. Çünkü harcında insanın hırsı, hatası, güç arzusu ve ideolojik savrulmaları vardır.
Bu yüzden hiçbir siyasi parti bir tapınak, hiçbir siyasi lider de ulu, yüce ya da aziz değildir.
Bir partinin dününü, bugününü, kadrolarındaki tutarsızlıkları ve vaatlerindeki çelişkileri eleştirmek sadece bir hak değil; sağlıklı bir toplumun soluk alıp vermesini sağlayan anayasal ve zihinsel bir zorunluluktur. Çünkü eleştiri, siyasetin panzehiridir. ?
Ancak öyle bir an gelir ki, siyasetin o tanıdık, gürültülü ve her güne yayılan tartışma zemini ayaklarımızın altından kayıverir. O an; mesele artık bir partinin haklılığı, haksızlığı, programı ya da ideolojisi olmaktan çıktığı andır. ?Sorunun rengi değişir ve önümüze tek bir soru kalır.
"Devletleşen iktidarın devasa gücü, hukuku bir araç haline getirip bir siyasi iradeyi ezmeye kalktığında siz nerede duruyorsunuz?"
Normal zamanlarda demokrat olmak kolaydır. Kameralar ışıl ışıl parlarken, kürsülerde rüzgarlar estirilirken herkes özgürlükten, adaletten ve milli iradenin kutsallığından söz edebilir. Bu, siyasetin en konforlu alanıdır; maliyeti yoktur ama alkışı çoktur. ?
Fakat gerçek karakter, konfor alanları terk edildiğinde ortaya çıkar. Turnusol kağıdı, baskı anında renk değiştirir.
Kapılar balyozlarla kırılırken, mahkeme salonları adalet dağıtmak için değil, siyasi rakipleri tasfiye etmek için birer "sopa" gibi kullanılırken, milletin sandıkta tecelli eden iradesi, atanmış gölgelerin bürokratik labirentlerinde yok sayılırken... İşte tam o sırada kimin ne söylediği ya da daha önemlisi, kimin sustuğu, insanın gerçek siyasal ve insani kumaşını ortaya koyar.
Hukuk herkes için ya vardır ya da hiç kimse için yoktur.
Adaleti bir açık artırma malı gibi sadece kendimize veya sevdiklerimize reva gördüğümüzde, aslında kendi geleceğimizi de o adaletsizliğin dişlilerine teslim etmiş oluruz.
Bu durum sadece romantik bir felsefi duruş değil, aynı zamanda sert ve pragmatik bir toplumsal gerçek.
Bugün sevmediğiniz, fikrini tehlikeli bulduğunuz, geçmişteki hatalarından ötürü öfke duyduğunuz bir yapının hukuksuzca ezilmesine alkış tutarsanız, o canavarın bir sonraki kurbanı olmayı da peşinen kabul etmiş olursunuz. ?
Alman papaz Martin Niemöller’in Nazi Almanyası'nda o meşhur itirafını hatırlıyorsunuz.
Buradaki soru artık "A partisini veya B partisini seviyor musun?" sorusu değil. Soru, bizzat kendinizle ilgili.
"Yarın bir gün o baskı mekanizması namlusunu sana çevirdiğinde, yanında kimin kalmasını istersin??"
Bir partinin ideolojik çelişkilerini yakalamak, liderlerinin hatalarını analiz etmek ve bunları topluma anlatmak aklın görevidir.
Akıl eleştirir, tartar ve ayırır. ?
Ama devletleşen iktidar baskısı, hukuksuzluk ve güç zehirlenmesi karşısında mağdurun kimliğine bakmaksızın onun yanında durabilmek, vicdanın sınavıdır.
Vicdan; mağdurun rozetini, ideolojisini, dilini veya dinini sormaz. Sadece haksızlığın çıplak gerçeğine bakar. ?
Siyasi partiler gelir geçer, kadrolar değişir, bugün göklere çıkarılan fikirler yarın tarihin tozlu sayfalarında kaybolabilir. Siyasetin doğası bu akışkanlığı barındırır. Ancak kalıcı olan, toplumun adalet duygusudur. ?
Ve tarih, insanları sadece savunduğu parlak fikirlerle veya yazdığı fiyakalı parti programlarıyla hatırlamaz.
Tarih, gücün zorbalığa dönüştüğü o kırılma anlarında sergilenen suskunluklarla ve o suskunluğun getirdiği utançla yargılar.
Sınavı geçecek olanlar; eleştiri hakkını saklı tutarak, haksızlığa uğrayanın elini tutmayı becerebilenlerdir.