Bir imparatorluk düşünün…
Yorgun, durulmuş ve kendi ağırlığı altında ezilen bir dev.
Hazinesi boşalmış, tebaası ekmeğin küçülen cüssesine bakıp susuyor.
Taşrada, kasaba meydanlarında ve kerpiç duvarlı kahvehanelerde hırıltılı bir öfke büyüyor.
Ve sarayın yüksek tavanlı odalarında, şamdanların titreyen ışığında görünmeyen bir korku dolaşıyor.
“Ya artık ülkeyi yönetemezsek.”
?
O sarayın tam ortasında yaşlı bir padişah oturuyor.
Gençliğinin o yırtıcı, sarsıcı kudreti çoktan çekilmiş damarlarından. Fakat ne gam; hâlâ mühür onda, ferman onda, mahkeme odalarındaki kadıların kalemi onun ağzından çıkacak tek bir imada.
Devletin dili, hâlâ onun nefesiyle şekilleniyor.
?Ve bir gün, sarayın penceresinden bakınca ufukta beliren o tozu görüyorlar.
Anadolu’dan büyük bir dalga yükseliyor. Taşradaki delegeler, kasabalardaki temsilciler, yıllardır sessizce itaat eden o uzak insanlar ilk kez başka bir irade fısıldamaya başlıyor.
Saray bunu hemen seziyor. Çünkü sarayların en güçlü tarafı taştan duvarları değil, iktidarı kaybetme korkusuyla bilenmiş o keskin sezgileridir.
Padişah vezirlerine dönüyor.
“Bu dalga büyürse yalnız taht değil, kurduğumuz bu muazzam düzen de gider. Bize bu dalgayı önleyecek, bir plan lazım."
?Fakat ortada büyük bir çıkmaz var.
Artık eski zorbalığın dili işlemiyor.
Toplum yorulmuş; kılıç eskisi kadar korkutmuyor, zindanlar artık feryatları bastırmaya yetmiyor. Zorbalık, meşruiyet üretmekte aciz kalıyor.
?Bunun üzerine saray, tarihin en eski ama en rafine hilesine başvuruyor. Bu kez meydana askerler değil, cübbeler çıkıyor. Mermer koridorlarda, mürekkebi kurumadan mühürlenen bir ferman hazırlanıyor. Üzerine asırlık bir Latince terim, hukukun o soğuk ve cansız gölgesi düşüyor.
“Mutlak Butlan.”
?Bir anda, Anadolu’nun aylarca yürüyerek, irade koyarak seçtiği o yeni heyet, o taze irade yok hükmünde sayılıyor.
Dünya tarihinin gördüğü en tuhaf sihirbazlık numarasıdır bu: Var olanı, kağıt üzerinde "hiç var olmamış" ilan etmek.
?Ve saray, bu fermanın hemen ardından yeni bir sadrazam atıyor.
Çünkü saray için bazen en güvenli adam, kendisine en sadık görünen ya da en güçlü olan değil; sistemin dışına çıkmaktan, düzenin bozulmasından en çok korkandır.
Yeni sadrazam huzura çıkıyor.
Yorgun, sessiz, kendi halinde…
Padişah ona bakıp o kadim, o itiraz kabul etmez cümleyi kuruyor.
“Devleti kurtarmak lazım.”
?Sadrazam başını eğiyor.
Zira onun zihninde düzen, her şeyden önce geliyor. Halktan önce nizam, öfkeden önce prosedür, meydandaki kalabalıktan önce mühürlü kağıt…
?Taşrada insanlar meydanlara dökülüyor, sesleri sarayın surlarına çarpıyor:
“Bu ferman meşru değildir! Biz başkasını seçtik, biz irade koyduk!”
?Ama sadrazam, odasının loşluğunda hâlâ aynı soğukkanlılıkla mırıldanıyor:
“Devletin kararıdır, usul böyledir…”
?İşte tam o anda, ülkenin kalbindeki o görünmez fay hattı derin bir gürültüyle kırılıyor.
Çünkü halk, ilk kez o trajik ve çıplak gerçekle yüzleşiyor. Padişah artık sadece kendi muhafızlarıyla, kendi adamlarıyla hükmetmiyor; kendisine karşı çıkacak muhalefeti de sarayın hukukuyla, kendi istediği ölçüde biçimlendiriyor.
?Düne kadar sadrazama kızan, onu yetersiz bulan kalabalıklar, şimdi çok daha büyük bir korkunun girdabında boğuluyor.
“Ya mesele sadrazamın kendisi değilse?
Ya saray, rakibini bile kendi koridorlarında üretiyorsa?”
?Ancak sarayların tarih boyunca düştüğü o büyük, o değişmez yanılgı tam da burada başlıyor. Mührü ellerinde tutmayı, meşruiyete sahip olmakla karıştırıyorlar.
Oysa gerçek meşruiyet, önce saray, sonra adliye koridorlarında damgalanan o mühürlü kağıtlarda değil; kalabalıkların teslim olmayan, satılık olmayan o ortak vicdanında yaşar.
?Ve bazı fermanlar tellallar tarafından ilk okunduğunda çok güçlü, çok sarsılmaz görünürler.
Ama halk ona inanmadığı, onu gönlünde hükümsüz kıldığı anda; o ferman rüzgarda savrulan eskiyen bir kağıt parçasından başka bir şey değildir.
?Çünkü tarih, sarayların mermer salonlarında atananları değil, o mermerleri zorlayan dip dalgalarını yazar.