
Güce yaslanarak konuşan herkes, bir gün gücün gölgesinin de çekilebileceğini unutur. Oysa tarih ve felsefe, en çok da bu unutuşun trajedisini anlatır.
Hiçbir iktidar, hiçbir yapı, hiçbir merkez; kendisi için kullanılan insanları sonsuza kadar taşımaz. Çünkü “kullanışlı” olmak, “vazgeçilmez” olmak değildir. Aksine, en hızlı harcananlar, kendi özgür iradesini bir başkasının emrine vererek nesneleşenlerdir.
?Bir dönem ekranlardan hüküm dağıtanlar vardı. İnsanları yargı kararı olmadan mahkûm edenler… Bir cümleyle hayat karartanlar… Bir imayla itibarsızlaştıranlar… Bir kahkahayla linci meşrulaştıranlar…
?Onlar kendilerini gazeteci, yorumcu, fikir insanı sandılar. Oysa yaptıkları şey fikir üretmek değil, gücün taşımacılığıydı.
Hakikatin değil, dönemin rüzgârının sözcüsüydüler.
Kalemleri vicdanın değil, iktidar ilişkilerinin mürekkebine batıyordu.
Kant’ın ahlak felsefesindeki o sarsılmaz yasayı, "İnsanı asla bir araç olarak görme, onu her zaman bir amaç olarak kabul et" ilkesini çiğnemişlerdi. Üstelik bu suçu sadece başkalarına karşı işlemediler; kendi varlıklarını da gücün hizmetinde bir "aparat" haline getirerek, bizzat kendilerini araçsallaştırdılar. Kendi özne olma vasıflarını yitirip, sistemin elinde birer nesneye dönüştüler. Nesnelerin kaderi ise bellidir: Eskirler, yıpranırlar ve zamanı gelince ıskartaya çıkartılırlar.
?
?Bu figürler, Sartre’ın "Kötü Niyet" dediği o varoluşsal kaçışın canlı örnekleridir. Kendilerine "Ben sadece görevimi yapıyorum", "Zamanın ruhu bunu gerektiriyor" diyerek yalan söylerler. Gücün arkasına saklanarak, özgür bir birey olmanın getirdiği o ağır ahlaki sorumluluktan kaçabileceklerini umarlar. Akıntıya kapılmak, rüzgara göre şekil almak onlara konforlu bir sığınak sunar.
?Ancak bu sığınak, "Efendi-Köle" diyalektiği ile örülmüş bir hapishanedir. Aparat, efendisinin (gücün) gözündeki yansıması kadar var olabilir. Kendi özgün ışığı olmadığı için, efendinin projektörü üzerinden aydınlanır. Güce dayalı bu kimlik inşa süreci, aslında köleliğin en derin halidir. Çünkü güç sırtını döndüğü an, aparatın tüm varoluşsal zemini un ufak olur.
?Ve kaçınılmaz olarak rüzgârın yönü değişir.
?Rüzgâra göre şekil alanların trajedisi de tam bu kırılma noktasında başlar. Dün başkalarının üzerine savrulan söz, gün gelir dönüp dolaşır ve sahibinin kapısına dayanır. Dün hedef gösteren dil, bugün hedef olmanın soğukluğunu tadar. Dün “gereği yapılsın” diye bağırarak başkalarını ezmeye çalışanlar, bugün tamah ettikleri aynı mekanizmanın dişlileri arasında ezilme sırasının kendilerine geldiğini görürler. Bu, evrensel bir yasadır. Tiranın kırbacını sallayanlar, kırbaç el değiştirdiğinde onun tadına ilk bakanlar olur.
Bugünün aparatlarına asıl uyarı, zamanın sarsılmaz adaletinde gizli. Gücün sofrasında yer bulmak, tarihin ve hakikatin sofrasında yer bulmak değildir. Birilerinin hoşuna giden cümleler kurmak, hakikatin yanında durmak anlamına gelmez. Alkışın sesi ne kadar yüksek, ne kadar sağır edici olursa olsun geçicidir. Vicdanın sessizliği ve hakikatin dinginliği ise kalıcıdır.
?Antik Ege'nin "Aletheia" dediği, yani "üstü örtülemeyen, er ya da geç açığa çıkan hakikat", zamanın akışında her zaman galip gelir. Zaman, sahte olan, güç devşiren, rüzgardan beslenen ne varsa yutar ve geriye sadece tözü, yani insanın saf ahlaki özünü bırakır.
?Bugün bir insanı karalarken, yarın kendi adınızın hangi cümlede, nasıl bir utançla geçeceğini düşünün. Bugün birinin itibarını infaz ederken, yarın sizin itibarınızın kimlerin elinde ucuz bir oyuncak olacağını hatırlayın. Bugün ekranların ışığı, makamların ihtişamı altında kendinizi muktedir sanarken; o yapay ışıklar söndüğünde, illüzyon bittiğinde geriye sadece aynadaki o çıplak, korunmasız ve yalnız suretinizin kalacağını unutmayın.
?Çünkü tarih ve insanlık hafızası, emir alanları, rüzgara göre eğilenleri değil; fırtınada bile hakikate sadık kalanları yazar.
?Çünkü, başkalarının karanlık saraylarına taş taşıyanlar, günün sonunda o sarayların yıkıntıları altında, kendi gölgelerinin karanlığında kalırlar.