İsimler bazen sadece birer ses değildir; bir baba usulca fısıldar onu ve bir çocuğun alnına örülmüş ilk keder, ilk kavga, ilk kehanet oluverir.
?Emre Fidel Berber’in hikayesi de bir takvim yaprağında değil, mürekkebin kokusuna sine sine yazılan o ilk günde başladı.
Babası Mehmet Emin Berber, kelimelerle dost, memleketin okuma yazma bilmeyen yetişkinlerine harfleri birer meşale gibi uzatan bir edebiyat öğretmeniydi.
Rüzgara karşı yürümekten çekinmeyen bir akıl… Daha doğmamış oğluna hediye edeceği dünyayı çoktan kafasında çizmişti.
“Oğlum olursa adı Fidel olacak.”
?7 Ekim 1971’de gün ışıyıp da bebeğin ilk nefesi odaya dolduğunda, adı Fidel oldu.
?Çocukluk, soruların toprağa dökülen tohumlar gibi filizlendiği yaştır. Büyüdükçe sordurur insan. “Baba, benim adım neden Fidel?”
?Edebiyatçı bir baba, alelade bir cevapla geçiştirmezdi elbette. Kelimelerin yetersiz kaldığı yerde nesnelerin dili konuşurdu. Salondaki rafa uzandı, kırmızı bez cildinin üzerinde yılların tozu ve efkârı birikmiş o Devrim Ansiklopedisi’ni çıkardı, koydu oğlunun önüne. Sayfalar çevrildi, hışırtılar arasında bir adamın bıyıkları, mağrur bakışları belirdi: Fidel Castro. Küçük Fidel, kendi adının yankısını bir ansiklopedinin soğuk ama mağrur kâğıtlarında buldu.
?Fakat bu coğrafyada isimler bazen bir babanın mirası, bazen de devletin sırtınıza bindirdiği görünmez bir yüktür. 1983 yılının o puslu ve soğuk Türkiye’sinde, henüz 11-12 yaşlarında, Galatasaray Lisesi’nin geniş kapısından içeri adım atmaya hazırlanan bir çocuğun ev kapısı çalındı. Gelenler, devletin o tekinsiz gölgesini de beraberinde getirmişti. Soru, bir bıçak kesiği kadar katıydı.
“Oğlunuzun adı neden Fidel?”
?Annenin yüreğine düşen o ilk kor, iklimin sertliğindendi. Oğlunun geleceğine bir leke sürülmesin, adının gölgesi yolunu kesmesin diye bir çare arandı. Fidel’in önüne, o fırtınalı denizlerde sığınacak liman niyetine, daha sakin, daha kuytu bir isim eklenecekti: Emre. Lakin bir avukatın sehven attığı bir imza, dilekçedeki bir kelime kazası, ad eklemek yerine adını tamamen çekip aldı çocuktan. Nüfus kâğıdı geldiğinde Fidel gitmiş, geriye kupkuru bir Emre Berber kalmıştı.
?Adı elinden alınan bir çocuk, eksilmiş bir çocuktur. Fidel, babasından aldığı o ilk mirası teslim etmedi. Okulda bir öğretmeni, bir gün şakayla karışık “Artık sana Fidel demeyeceğim, senin adın Emre” dediğinde, içindeki o küçük devrimci direnişe geçti.
Mahkeme kapıları bir kez daha çalındı. İki kez hakim karşısına çıkıldı bir çocuğun adını, yani özünü kurtarmak için. Ve sonunda o isim, söküldüğü yere yeniden dikildi: Emre Fidel Berber.
?Yıllar sonra Küba Büyükelçiliği, Türkiye’de adında “Fidel” taşıyanları bir araya topladığında; o salonda duran en yaşlı, en görmüş geçirmiş “Fidel”, kaderini mahkeme salonlarında döke saça savunmuş olan o küçük çocuktu. Babasının koyduğu isim, alnındaki o ilk çizgi, hayatı boyunca silinmeyecekti.
?Galatasaray Lisesi’nin yüksek tavanlı, taş koridorlarında parasız yatılı bir çocukluk… Geceleri yatakhanede memleketin dört bir yanından gelmiş çocukların nefes sesleri arasında büyüyen bir gençlik.
Çalışmak zorundaydı.
Bir hafta sonu, okuldan bir ağabeyi kolundan tuttu; “Havalimanına gidiyoruz.”
?Uçağa hiç binmemişti. Bir bavulun nereden verilip nereden alınacağını, gökyüzünde süzülmenin nasıl bir duygu olduğunu dahi bilmiyordu.
Derken bir gün rehber gelmedi. Eline Fransızca bir Guide Bleu tutuşturup üç beş kuruş harçlıkla bir grup yabancının önüne çıkardılar onu: “Götür bunları Van’a, yaparsın.”
?Hayatında uçağa binmeyen o yatılı çocuk, elindeki Fransızca rehberle Van’a gitti, turistleri gezdirdi, dili dile, insanı insana uladı. Kendi fırtınasını ilk kez orada, Doğu’nun o kadim dağlarına bakarken dindirdi.
?Oysa onun yabancı dünyalarla ilk teması, çok daha eskilere, Bodrum’un maviye çalan çocukluk yazlarına dayanıyordu. Bodrum sokaklarında yabancı turistlerle karşılaştığında kelimeler tükenir, eller, kollar, mimikler konuşmaya başlardı. Dillerin bittiği yerde işaret diliyle köprüler kurardı. Anlama arzusu öyle büyüktü ki, önce İngilizceyi söktü, ardından Galatasaray’ın tarihi duvarları arasında Fransızcayı bir iç ses gibi benimsedi. Yazları Fransız tatil köylerinde çalışırken, bir yerde bir tıkanıklık, bir anlaşmazlık koptuğunda koylarda tek bir ses yankılanırdı:
“Fidel’i çağırın…”
?Çünkü Fidel sadece kelimeleri çevirmiyordu; bir Fransız’ın kederini bir Ege köylüsüne, bir Egeli’nin neşesini bir yabancıya aktarabiliyordu. İki dili değil, iki insan ruhunu birbirine dokunduruyordu.
?Sonra İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat, ilk gençliğin getirdiği o sabırsız girişimcilik rüzgarı… Henüz ilk sınıftayken kurduğu tekstil şirketi, organik dokumalar, Türkiye ile Avrupa arasında dokunan mekikler…
Ve 1999’da Fransa’ya uzanan 14 yıllık bir gurbet. Orada kurulan bir yuva, büyüyen çocuklar, ardından iş ortaklarının mali krizlerini sırtlayıp Türkiye’deki üreticilerin hakkını ödeyebilmek için yıllarca süren o dürüst, o sancılı geri dönüş mücadelesi… Fransa artık onun için haritada bir ülke değildi; “Fransa benim ikinci vatanımdır” diyecek kadar ruhuna işleyen bir sığınaktı.
?Ve hayat, o muazzam şairane düzeniyle çemberi tamamladı.
?Bodrum’un tozlu yollarında Fransız turistlere elleriyle işaretler yapan o küçük çocuk…
Galatasaray’ın soğuk yatakhane odalarında Fransızca sözlük karıştıran o kimsesiz öğrenci…
Uçağa ilk kez turist rehberi olarak binen o cesur genç…
14 yıl Fransa’nın göğsünde yaşayıp dönen o yetişkin adam…
?2024 yılında Fransa’nın Muğla Fahri Konsolosu oldu. Çocukken anlamak için çırpındığı o kültürün, doğup büyüdüğü topraklardaki sesi, nefesi haline geldi. Fransa Devleti, iki halk arasında yıllarca ördüğü o görünmez sevgi ve kültür köprüleri için göğsüne Ulusal Liyakat Nişanı’nın Şövalye derecesini taktı. Yakasında o mavi kurdele ile çekilen fotoğraflarına bakarken, insan ister istemez en başa, o evdeki kırmızı ciltli ansiklopediye dönmek istiyor.
?Zaman, en acımasız şairdir.
?Emre Fidel Berber, dün gece, tam da doğum gününe iki gün kala, 55 yaşına basmanın eşiğinde veda etti bu dünyaya.
?Geride Galatasaray koridorlarında çınlayan gençlik kahkahaları, iş dünyasında lekesiz bırakılmış bir isim, Ege kıyılarından Fransa’ya uzanan dostluklar ve anlatılmaya değer muazzam bir ömür bıraktı.
?Ama belki de onu anmak için süslü unvanların, nişanların, diplomatik titretlerin hepsini bir kenara sıyırmak gerek. Çünkü bir insanın bütün hikayesi, bazen çocukken babasının gözlerinin içine bakarak sorduğu tek bir soruda gizlidir.
?“Baba, benim adım neden Fidel?”
?Babası o gün uzun uzun konuşmamış, önüne bir ansiklopedi koymuştu. Fidel, o ansiklopedide bulduğu adın içini 55 yıllık zarif, mücadeleci ve dostça bir yaşamla doldurdu. Cevabı kendi hayatıyla yazdı. Ve adını, o ilk günkü gibi dimdik, hiç düşürmeden taşıdı.